Mevlana Celalaeddin-i Rumi; 30 Eylül 1207 yılında bugün Afganistan sınırları içerisinde yer alan Horasan Ülkesinin Belh Şehrinde dünyaya gelmiştir. Babası ‘’Bilginlerin Sultanı’’ ünvanı ile tanınmış Bahaeddin Veled, annesi Belh Emiri Rukneddin’in kızı Mümine hatundur.
Mevlana’yı bilen herkes der ki; İki Mevlânâ vardır. Şems’ten önceki bilgin ve Şems’ten sonraki Şeyh.

Ben de iki Mevlana’nın olduğuna inanıyorum; ama ben bu ayırımı Şems-i Tebrizi ile tanışması üzerinden değil, Kemalist Cumhuriyet üzerinden yapıyorum. Mevleviliğe sızdıkları söylenilen kitaplara konu olmuş Selanik Sabetayistleri ve Mevlevihanelerin neden altıgen mimari ile inşa edildiği  konusuna girmeyeceğim.

Aslında Mevlana Celaleddini Rumi; bir İslam alimi, bir tasavvuf arifi, Mevlevi tarikatının kurucusu, bir Mürşid, bir Mürid ve bir Mücahittir.!

Gerçekte Mevlana; Nakşibendi tarikatının kurucusu Şah-ı Nakşibend Şeyh Bahaeddin Buhari (k.s) ve Kadiri tarikatının kurucusu Şeyh Abdulkadir Geylani (k.s)’den farklı bir şahsiyet değildir. Aynı esaslar ile hayat sürmüş, Kur’an ve Sünnete tam riayet eden bir hayat nizamını tavsiye etmiştir.

Cumhuriyet ile birlikte Seküler bir Mevlana icat edilmiş ve bunun markalaşması için ciddi yatırımlar yapılmıştır. Seküler bir marka olarak Mevlana, en çok sosyal medyada ve siyaset sahnesinde önümüze çıkmaktadır. Bu iki alana baktığımızda sanki Hz.Mevlana;  Kur’an, Sünnet, Cihad, İbadet, Helal ve Harama dair hiçbir şey söylememiş te, sadece çiçek, böcek, aşk ve sevgili konularına kafa yormuş bir duygu adamıdır.

Şöyle bir baktığımızda tüm Tarikat kurucuları ve mensupları kötü, kökten dinci, terörist, gerici, yobaz diye tanıtılıp tekkeleri kapatılırken; Mevlana halim selim, suya sabuna dokunmayan,sadece etrafında dönen, miskin bir aşk ve sevgi adamı olarak tanıtılmıştır.

İslamcı cephe siyasetçileri bile; bırakın bir Nakşi veya Kadiri tekkesine gitmeyi, bir Nakşi-Kadiri Şeyhi ile aynı fotoğraf karesinde olmaktan bile çekinirlerken; bu ülkenin tüm siyasi ve idari kadroları ki CHP de buna dahil, Mevlevihane’de görülmekten, Şeb-i Aruz törenlerine katılmaktan çekinmemişlerdir. Nakşi ve Kadiri tekkelerini kapatan Cumhuriyetin Kurucu Zihniyeti olan CHP’nin Mevleviliği tehlike olarak görmemesi, Mevlevi Zikirlerine katılmakta bir sakınca görmemesi ve ihtişamlı Mevlevihanelerin inşasına göz yumması çok manidardır.

Şah-ı Nakşibend (k.s) veya Şeyh Abdülkadir Geylani (k.s)’den bir söz paylaşmak veya bir kıssa anlatmak; terörist, yobaz ve gerici olmak için yeterliyken; Mevlana’dan bir söz paylaşmak İlerici, diyalogcu, ‘Kalbi Temiz’’ olmanın delili sayılmıştır.

Mevlevihaneyi bir stadyuma çevirmek, Mevlevi zikrini tiyatrolaştırmak, siyasi ve idari erkanı tribünlere dizip onlara Ahmet Özhan konseri verdirerek bir ‘’Ayin’’ gerçekleştirmek, ilk önce Hz.Mevlana (k.s)’ya yapılan en büyük kötülük; Tasavvufa ve İrfana yapılan en büyük zulümdür.!

Hz.Mevlana’ya iftira atmaktan, ona ait olmayan sözleri onun ağzı ile söylemekten, onu İman, Cihad, Namaz, Oruç, Hac ve Zekat şuurundan uzak, sadece bir aşk ve sevgi divanesi olarak göstermeye çalışmaktan vazgeçelim. Unutmayalım ki Şah-ı Nakşibend, Şah-ı Geylani ve Hz.Mevlana; özleri, sözleri, inanç ve imanları ile öz kardeştirler! Ya hepsi gerici, ya da hepsi Ariftirler!

Benim olan (Yani Kemalist eli değmemiş) mutasavvıf, mücahid, alim ve arif Mevlana’yı rahmet ve minnetle anıyor, onu sadece coşkun bir duygu adamı olarak, seküler bir marka yapmaya çalışanları kınıyor ve yine de herkesin Mevlana’sı ona hayırlı olsun diyorum.

Selam ve dua ile…