Öncelikler ‘Kürt Sorunu’ ve ‘İslamcılar’ tanımlarına katılmadığımı; ‘Kemalizm Sorunu’ ve ‘Müslüman aydınlar’ tanımını daha doğru bulduğumu ifade etmek isterim. Ancak artık ‘Galati Meşhur’ olduğu için bu tanımları kullanıyorum.

Bizler her sorunun çözümde Kur’an ve Sünnete müracaat etmekle yükümlü bir dinin mensupları olarak; Kürt sorunu için de aynı referanslara müracaat etmek ve amel etmekle yükümlüyüz.

Bir soruna çözüm bulma gayreti o sorunu öncelikle hak ve adalet ekseninde tahlil etmek adını koymak ve çözüm dilini geliştirmekle başlar. Malumunuz hayatın gidişatı içerisinde “Usul esasa mukaddemdir”.

Kürt sorununda da sorunun adını İslami referanslarla koymak yerine Devletin tanımlamasıyla veya PKK’nın tanımlamasıyla amel ettiğimizde aynı tanımlamaların (Teşhisler) çözüm dili ve yoluyla da amel etmek kaçınılmaz oluyor.

İslami bakış açısıyla baktığımızda Kürt sorunu nedir, ne zaman başladı, sorumlusu kimler/nelerdir.?

Osmanlıda meşrutiyet ilanı ile başlayan Türkçülük akımı ve sonrasında 1.Dünya Savaşı galipleri olan Emperyalizmin bu coğrafyayı yeniden şekillendirmesi ve bunu yaparken her millete bir devlet ki bazısına daha çok devlet verirken Kürdistan Coğrafyasını İran, Irak, Suriye ve Türkiye arasında paylaştırmaları yani Kürtlerin devletsiz bırakılması asıl sorun olarak görülse de bence sorun bu payları alan devletlerin Kürtlere muamelesi sonucu ortaya çıkmıştır.

Şöyle ki; Kürdistan’ı kendi aralarında pay eden devletler, Kürtlerin dinleri, dilleri, gelenek ve kültürleriyle kabul edip, yaşamalarına izin verseydi. Gerçekten onlara İslam dini esasları çerçevesinde kardeşlik hukuku kapsamında muamele etseydi, asimile etmeye, inkar etmeye, ötekileştirmeye tabi tutmasaydı; Kürtler o ülkenin vatandaşı olmayı ve dindaşları olan o ülkenin halklarıyla birlikte yaşamayı 100 yıllık süre içerisinde özümseyecekti.

Demek ki sorun Kürtlerin devletsiz olmasından daha çok, Kürtleri devletsiz bırakan emperyalistlerin zulümlerinden de daha çok Kürtleri yöneten kardeşlerinin(!) onlara yaptığı İslam dışı, İnsanlık dışı, kardeşlik hukukuna uymayan ve yaradılış fıtratına da ters muameleleridir.

Türkiye Cumhuriyeti özeline gelecek olursak:

Eşini başkasıyla dans ettirince çağdaş olacağını, sol elle çatal tutup yemek yiyince adam olacağını zanneden batı aşığı Kemalist kadrolarca ‘Kürdü Türkleştirmek, Aleviyi Sünnileştirmek, Dindarı Seküleştirmek/Ehlileştirmek’ ana esasları üzerine inşa ettiği Kemalist Cumhuriyet rejimi her ne kadar Türklere, Kürtlerden daha çok zulmetmişse de Türkler bu sekülerleştirmeye ve asimilasyona on yıllarca tepki göstermediği (İslamcılar dışında) ve Devlete kutsallık atfetmelerinden dolayı rıza göstermeleri,

Alevilere yapılan zulümlere rağmen onlara ‘İslamcılar gelse size yaşam hakkı vermezler’ yalanına ikna ederek Alevileri sistemin savunucusu haline getirdiği için bugün sadece Kürtlerin sorunlarını konuşuyoruz.

Kemalist sistemin Kürtlere yönelik; Asimilasyon, baskı, tecrit, inkar, sürgün, idam ve zindan politikaları bugün bu sorunun ana kaynağıdır ve PKK dahil olmak (Kurucu kadro ve iradesi hariç) üzere var olan tüm sorunlar Kemalist uygulamaların bir sonucudur.

Demem o ki; Ben “KÜRT SORUNU” tanımlamasına katılmıyorum, sorunun adı “Kemalist/Baas/Şia taasubiyetli kadroların Ümmete ve Kürtlere ihanetidir.”

Bu sonuç olarak ortaya çıkan yapılar ve yaptıkları eylemler tabi ki sebepler üzerinden masumlaştırılamaz. Sonuç olarak ortaya çıktı değimiz PKK ve alfabenin her harfinden müteşekkil bileşenleri bugün Kürtler için en büyük sorundur hatta sadece Türkiye’li Kürtler için değil, Suriye, İran ve Irak Kürdistan’ı için de bir kangrene dönüşmüştür.

Bu sorunun isimlendirilmesi ve çözüm adına İslami bir dil geliştirilememesi eleştirisine gelecek olursak…

Kürt sorunu başta olmak üzere her konuda özgün bir İslami dil geliştirdik ama şartların zorluğundan dolayı belki bu dili hakim kılamadık, her iki tarafın da öncelikli hedefi İslam ve islami yaşam olunca onları dile ikna etmek ve islami çözüme razı etmek mümkün değildi. Çözüm reçetesi ve dilini hakim kılamadığımız için de konuların çözümünde bir taraf ve etkileyici unsur olmadık veya oldurmadılar. Halbuki; Bu coğrafyada hele özellikle Kürdistan’da İslami hassasiyet bu kadar fazla ve İslami referanslara değer açısından bu denli ciddi bir potansiyelimiz varken bu hakimiyeti yeterince sağlayamadık.

Bunun İslamcılardan kaynaklı ‘iç sebepler’ ve muhataplardan kaynaklı “dış sebepler” olarak iki ayrı başlık altında izah etmek mümkündür.

“İÇ SEBEPLER”

1-Bizler bu mahallenin insanları ve özellikte temsilci/sözcüsü iddiasındaki isimler islamı hayatımıza tatbik etmeden insanlara islamı anlatmaya çalıştık; kendimizin hayatında örneği olmayan İslami değerleri de konuşa konuşa heba ettik/toplum içerisinde anlamsızlaştırdık.

2-Birilerine şirin görünme, onlara yaranma, kınanmama adına sosyalist, demokrat, liberal kimlikli kişi ve guruplarla reel karşılığı ve gönül bağı olmayan ittifaklar kurmaya çalıştık. Özgüvenimizi kaybettiğimiz için her bir konuya müdahil olma adına illa yanımıza bir liberali alma ve derdimizi ona söyletmeye çalıştık, kendimiz bile kendimize zenci muamelesi yaptık.

Çoğu zaman islami referanslar yerine egemen dilin referanslarını kullandık. Halbuki Müslüman kınayıcının kınamasına aldırış etmeden hak ve hakikati dile getirebilen, zalimin yüzüne zulmünü haykırmanın en büyük cihad olduğuna iman edendir.

3-Bizler Kürtlerin bir halk olmaktan kaynaklı haklarını Allah’ın insanı hür yaratması, her dilin Allah’ın ayeti olması, örf ve geleneğin de şeriatın bir hukuk dalı olması üzerinden savunma ve dile getirme yerine egemenlerin dili olan cümlelerle dile getiriyormuş gibi yaptık.

Mesela: Efendimizin veda hutbesindeki manifesto yerine bin yıldan fazla bir zaman sonra dile getirilen ‘İnsan Hakları Evrensel Beyannamesini’ referans alarak dilimizi ona göre şekillendirdik. Keza farklılıkların birlikte kardeşçe yaşamasına dair Efendimizin (sav) Medine vesikası ve Hz. Ömer’in (R.A.) Kudüs amannamesi yerine İspanya’nın Bask bölgesi anlaşmalarını dilimize doladık.

4-Son on yıl dışında nispeten sağlanan dil birliği dışında Türk İslamcılarla maalesef ortak bir dil kullanmayı tam anlamıyla başaramadık.

Bunun en büyük sorumlusu da üzülerek ifade etmek isterim ki; Türk kardeşlerimizin milli eğitim müfredatları, medya algısı, onlara empoze edilen bölünme kaygısı gibi sebeplerden Kürt sorununa bölünme korkusu ile güvenlik sorunundan ibaret görmeleri ve hepsi olmasa da kahir ekseriyesinin Devleti kutsaması nedeniyle Kürt sorununa Kemalist sistem refleksi vermesinden kaynaklandı.

Belki de biz Kürt İslamcılar onlara Kürtçenin de Allah’ın bir ayeti olduğunu, bunu inkar etmenin Allah’ın ayetini inkar etmek olduğunu hatta Irak’ta dahi kurulacak Bağımsız Kürdistan’ın Kur’an ve sünnete aykırı olmadığını, kardeş olabilmek için aynı misak-ı milli sınırları içinde yaşamanın zorunlu olmadığı konusunda ikna edemedik.

Halbuki bugün Çeçenistan, Filistin, Mısır ve diğer tüm Müslüman halkların yaşadığı ülkelerle sınırlarımız ve bayrağımız aynı olmadığı halde kardeşlik hassasiyeti gösterebilmekteyiz. Evet eğer Kürtler ile Türklerin kardeşçe yaşaması, ittifak yapması, bu savaşın bitmesi, kin ve adavetin ortadan kalkması aynı ülkede birlikte yaşam ile mümkün değil de komşu iki kardeş ülke olmakla mümkün ise bu İslama aykırı bir durum da değildir.

Tabi şunu da belirmek isterim ki; Ben kişisel olarak Bağımsız bir Kürdistan’ın çözüm olacağını savunmuyorum; çözümün Emperyalist güçlerin aramıza çizdiği sorunların tamamen yok sayılması ve her milletin ve bireyin yaradılıştan kaynaklı tüm haklarını özgürce kullanabildiği bir birliktelikle mümkün olduğuna inanıyorum.

Irak Kürdistan’ı buna en iyi örnektir; Bağımsızlık ilanına PKK ve Goran’ın karşı çıkması, Ezidi oldukları için Şengal’e özerklik talebiyle Kürdistan’dan koparılmaya çalışılması ve PKK kontrolündeki Rojava’da değil kendilerine muhalif Kürtlere, Kürdistan’ın kadim bayrağına bile tahammül edilememesi yarın burada da yine dinlere, mezheplere, siyasi görüşlere, boylara ve soylara göre bir daha bölüneceğimizin en büyük işaretidir.

Haklarını teslim gerekir ki; Türk islamcıların Kemalizme karşı, Türk ırkçılığına karşı verdiği mücadele de takdire şayandır ve bu konuda Kürt İslamcılaradan çok daha önde oldukları bir konudur çünkü Kürt İslamcılar Apoizme ve Kürt ırkçılığına karşı mücadelede onlar kadar cesur ve kararlı olamadılar.

5-Bizler rızık korkusu en az olması gereken insan gurubu olmamız gerekirken, maalesef rızkından en çok korkan ve bu sebeple toplumsal her olayda suya sabuna dokunmayan bir insan gurubu olduk. Öyle ki Bediüzzaman’ı yetiştiren, onu en iyi tanıyan milletin mensubu olan imamlarımız maaş kaygısıyla coğrafya kan gölü iken bile (eski) diyanetin ağaç sevgisi, hayvan sevgisi, Evren sevgisi konulu hutbelerine bile muhalefet etmediler ve red etmediler.

6-İslamın kutsal saydığı can, mal, ırz/namus güvenliği tehlikeye girmesin, nizam-ı alem bozulmasın, anarşizim ve Vandalizm toplumsal hayata hakim olmasın diye hep maslahattan yana olma zorunluluğu Müslüman olmanın farzlarındadır ve bu farzı tatbik maalesef muhattabımızın anlayacağı bir durum olmadığından ençok eleştirildiğimiz konudur.

“DIŞ SEBEPLER” (MUHATAPLAR)

Malumunuz şeffaf olmayan, tepkisi ölçülemeyen, eylem ve söylemleri çelişkili olan, güven vermeyen bir muhataba karşı nasıl bir dil ile hitap edileceğinin tespiti en zor konulardan biridir. Türkçede pek olmasa da Arapça, Kürtçe, Farsça ve İngilizcede hitapta Siğa-i Müennes(Dişiye) ve Sığa-ı Müzekker (Erkeğe) vardır.

Hitap dilini seçme zorluğunu en iyi anlatan Kürtçe deyim. ‘Kes nizane ev jine an mire, ka azebe yan bi mire’ (Kimse bilemiyor ki; bu dişi midir, erkek midir. Bekar mıdır, evli midir.) Böyle bir muhataba karşı hitap dili geliştirebilmenin zorluğu malumunuzdur.

DEVLET:

Kemalist devlet Kürdü Türkleştirme adına sürdürdüğü baskı ve asimilasyon politikalarına karşı aynı zamanda İslam ile savaşan bir devlette İslami referanslı itiraz etme imkanı zaten çok anlamlı değil ve bedeli çok ağırdır. Devlet, Kürtlükten bahsedene bir sopa, İslamdan bahsedene bir sopa atarken; Hem Kürtlükten hem de İslamdan söz edene iki hatta on sopa atıyordu. Malumunuzdur Devlet defalarca alenen Kürtlükten bahsedenlerle ittifak kurarak İslamdan ve İslamdan bahseden Kürtleri özellikle hedef almıştır. Devlet son on yılda İslam ile savaşmayı terk ettikten sonra da bu sefer bizler iktidardakiler bizdendir diye her şeyi onlardan bekleme ve onları bari biz sıkıntıya sokmayalım kaygısıyla nisbeten rehavete kapıldık.

Şunu da belirtmek isterim ki; Ak parti hükümetleri döneminde her ne kadar özgürlük alanları gelişmiş, asimilasyon ve imha politikaları son bulmuş ise de parti içerisinde özgün bir İslamcı Kürt dilinin siyasetine de fırsat verilmemiş ve/veya bir iki kişi dışında kimse bu dili kullanmaya niyet etmemiştir. Hala birçok hak talebinde Kemalist reflekslerle karşı çıkan bazı kişileri kadrosunda bulundurmakta ve/veya Kürt halkının hak talebi PKK’nın silah bırakmasına şart olarak koşulmakta ve Kürtler o haklarının sahibi olma adına PKK’nın elini güçlendirmek zorunda bırakılmaktadır. Bu da kendinden olmayan herkesi topyekün aynı safta ve birbirlerinden sorumlu olarak gören, kabul eden ve bu şekilde lanse eden PKK tabanına karşı sözümüzün etkisini zayıflatmaktadır.

Devlet hala Kemalist darbecilerin anayasasıyla yönetilmekte, Ak Parti hükümetleri döneminde iade edilen hakların ve genişletilen özgürlük alanın yarın iktidar değişikliği ile son bulması mümkün görülmekte hatta mevcut muhalefetin gösterdiği reflekslere bakılırsa kesin görünmektedir.

Bugün konuşulması yapılması serbest olan bazı söylem ve eylemlerin yarın iktidar değişikliği olduğu zaman arşivden indirilip ‘Gel bakalım sen 3 yıl önce şurada şunu demişsin’ diyerek kovuşturma konusu olmamasının da bir garantisi bulunmamakta ve yaşadığımız bazı örnekler bunun olabilme ihtimalinin de yüksek olduğunu göstermektedir.

Devletin sistemi, yapısı böyle olunca iktidardan bağımsız bir dil geliştirmek de zorun da ötesidir. İktidardan bağımsız geliştirilecek bir söylem iktidarın hışmına uğradığında, söylemi geliştirenin de insan olması hesabıyla öfkeyle savurması ve kendisini İktidarın karşısındaki keskin safta bulması diğer bir tehlike ve zorluktur.

Belki bugünkü iktidara karşı İslami referanslarla muhalefet etmek bir nebze mümkün olsa da yarın iktidar değiştiğinde Devletin yine Kemalist refleksler gösterip arşivleri açması ihtimali diğer bir sorundur.

Devlet başka ülkelerde yaşan Türklerin dillerini ve kültürlerini asimilasyondan koruma adına her türlü çabayı halkı olarak gösteriyorken kendi vatandaşı olan Kürtlerin dilleri ve kültürleri üzerinde asimilasyon faliyeti göstermesi birçok çelişkilerden sadece bir tanesidir.

PKK:

Tarihte başka bir örneği var mıdır/olmuş mudur bilmiyorum; Eylem ve söylemleri bu kadar çelişkili, şiddeti kendine din edinmiş ve en hafif eylemi ‘Hayatı Durdurmak, Gürültü yapmak (Tencere Tava)’ olan başka bir yapı var mıdır.?!

*Bağımız Kürdistan talebini kendi tekelinde tutan/gören ve Bağımsız Kürdistan istemediğini de ilan eden ama kendisine ‘Özgürlük Hareketi’ adı veren.

*Bağımsızlık istemediğini ilan ettiği halde savaşmaktan vazgeçmeyen, savaşına karşı çıkanı da ‘Bağımsızlık/Özgürlük karşıtı’ diye yaftalayan.

*Türkiyelileşme hedefini ilan ettiği halde Türkiye ile arasına hendek kazmayı bırakın Kürtlerin yaşam alanında Kürtler ile Kürtler arasına hendek kazan.

*Devleti kendisinden olmayana yaşam hakkı tanımamakla itham edip kendisinden olmayan Kürtlere yaşam hakkı tanımayan.

*Devletin ‘Türkiye Cumhuriyetine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür’ söylemine haklı olarak tepki veren ve bu söylemi ‘Faşist’ olarak tanımlayan ama kendisinden olmayan hiç kimseyi Kürt kabul etmemeyi demokratlık olarak gören. ‘Kürt demek PKK/HDP demek’ tanımına tüm tabanına da iman ettiren.

*Ulusçuluk, Ulus Devletin ilkellik olduğunu ilan eden ama Ulusçuluğu ilke edinen.

*Kendisinin devletin zulümlerinin bir sonucu olduğunu söyleyen ama hendek savaşının sonucu olarak ortaya çıkan yıkımların ve ölümlerin sorumlusu olmadığını iddia eden.

*Bir milletin kendi dili ve geleneği ile var olabileceğini haklı olarak iddia eden ama Kürtlerin örf, adet ve geleneklerine düşmanlık yapan.

*Mevzu Öcalan ve kendileri olunca Halk önderlerinde halkın hatırına değer verilmesi gerektiğini haklı olarak iddia eden ama diğer halk önderlerine (Örnek: Barzani-Erdoğan) pervasızca hakareti iftirayı ve yaftayı kendinde hak gören.

*Müzakere muhataplarının barış samimiyetinin karşılıklı saygı olduğunu bu sebeple Öcalan’a saygı gösterilmesini talep eden ama masanın diğer tarafındaki muhatabına(Erdoğan) her türlü hakareti kendinde hak gören.

*CHP ve MHP ile bir Barışın olamayacağını kabul eden ama onlarla ittifak yapıp Barışı mümkün kılabilecek Partiye düşmanlık yapan.

*Devletten haklı olarak Kürtçe eğitim talep edip Kandilde Türkçe eğitim veren, sadece Türkçe gazete basan, sadece Türkçe TV kuran. TRT KURDİ ve Seçmeli Kürtçe derslerini boykot eden.

*Devletin zulümlerini sıralarken o zulümlerin yapıldığı tarihlerde iktidar olan Türk solu ile ittifak yapan ama zulümlere son veren iktidar ile mücadele eden.

*Seçim barajının %0 olduğu hükümeti 5 partili koalisyondan oluşan kendisi de halk oyu ile seçilen Barzani’ye diktatör diyen ama Rojava’da tek partili Stalinist bir rejim kurup tüm muhalifleri süren ve hapse atan kendisine çağdaş/demokrat diyen.

*Hükümetin kömür/makarna ve sosyal yardımlarından faydalanan kendi tabanı olduğu halde kendinden olmayan Kürtleri Makarnacı ilan eden.

*Sadece Türkiye’de Bağımsız Kürdistan istemediğini ilan etmekle kalmayıp, Irak’ta da Kürdistan’ın Bağımsızlığına ilkellik diyerek karşı çıkan ama Türkleri Marsta kurulacak Kürdistan’a bile müsaade etmemekle itham eden.

*Diyaneti Cuma hutbelerini Hükümet lehine bir araç olarak kullanıp dini istismar ile itham eden ama kendi imamlarıyla kendi ideolojik hutbesini okutan.

*Meydana gelen her olaydan içindeki mitçileri sorumlu tutan ama bahse konu mitçiler tutuklanınca onlar için eylem yapıp onlara avukat tutan.

*Devletin kendi tabanlarına bölücü yaftasını faşizan bir tavır olarak ilan edip kendinden olmayan Kürtleri satılmış, menfaatçi, hain diye yaftalayan.

*Bariz sorumlusu olduğu olaylarda da dahi hukuk çerçevesinde belge talep eden ama istediği kişiyi istediği şekilde işidçi, mitçi ilan etmekte bir belge ibraz etme gereği duymayan.

*‘Halkların kardeşliği’ teziyle Türklerle birlikte yaşamı savunan ama ‘Ümmet kardeşliği’ teziyle birlikte yaşamı Türklerin kölesi olma ve onursuzluk diye yaftalayan.

*Bayrak ile, Atatürk ile Misak-ı Milli bir sorunu olmadığını Türkiye’yi ortak vatan olarak gördüğünü deklare eden ama yine de ‘İşgalci TC’ demeye devam eden.

*İşgalci olduğunu iddia ettiği ülkenin demokratikleşmesi ve kalkınması için ölümüne mücadele ettiğini idda eden.

*Hükümeti adam kayırmakla suçlayıp kendi belediyelerinde kendi partisi için bedel ödemeyene nefes aldırmayan.

*Hükümeti Devlet memurlarını mitinge getirnekle suçlayan ama kendi belediyelerinde çalışan personeli her türlü legal ve illegal eylemlere katılma zorunluluğu getiren.

*Tüm yardımlaşma derneklerini hırsızlık ve yolsuzlukla itham ederek hedef alan ama kendine ait bir yardım kuruluşu olmayan ve hedef aldığı kuruluşlardan da faydalanan.

*Bağımsız Kürdistan teziyle dağa götürüp orada (Çoğunluğu kadın olan) on binin üstünde Kürt gencini ‘Ajan’ diye infaz eden ama Devletin MİT tırları için açtığı hukuki soruşturmayı eleştiren.

*Kendi cenahından bedel ödemişleri saygıya değer ve kayırmaya değer bulup ‘Bedel Ödemiş’ diye savunup mevki makam tahsis eden başka cenahtan bedel ödeyeni ‘Acısının sefasını sürmekle’ itham eden.

*Yaşam şekillerine, cinsel tercihlere, siyasi tehcirlere müdahale faşizmdir deyip sakallı, sarıklı, Hüdaparlı herkesi en vahşi şekilde öldürmeyi insanlığa katkı olarak gören.

*Halka tehdit mektubu ile kepenk kapattırıp konuyu ‘Halk hükümete tepki için demokratik eylem yaptı kepenk kapattı’ diye haber yapan.

*İslamı, dindar yaşamı şiddetle reddedip, muhatabını İslami referanslarla eleştiren.

*Dini hassasiyeti olan herkesi Hizbullahçı, El Nusracı, İşidçi (Zamana göre hangi örgüt gündemde ise) diye yaftalayan, Kürt düşmanı ilan eden ötekileştiren sonra da onları çözüme katlı sunmamakla itham eden.

Ba’de kulli hisab binbir çelişki ile eylemlerinin %100 söylemlerine ters olduğu bir muhattabtan söz etmekteyiz. Somut bir örnekleme; ‘Siirt’ten Mardin’e gitmek isteyenler derneği’ kurup, Siirt’ten Mardin’e gitmek istemediğini ve gidilmesine de karşı olduğunu ilan eden ama Siirt’ten Mardin’e gitmek, için yola çıkmayanı hain ilan eden çıkanı da yolda öldüren bir yapı ve muhataplığı namlu ucunda gören bir yapıya karşı hangi sığa ile hitap dili seçilebileceğinin zorluklarını takdirlerinize sunuyorum.

Son olarak da bunlardan bağımsız bir konu daha var ki; Dilerin sekülerleştirilmesi yani din dilimizin elimizden alınmasıdır.

Kemalist cumhuriyetin ‘Öz Türkçe’ adı altında Türklerin İslami bir dil kullanmaması adına içinde ‘Allah’ geçen her kelime ve insanların birbirlerine Allah’ı ve İslam kardeşliğini hatırlatan tüm cümleler Türkçeden çıkarılarak yerine Ulus dili/Kemalist Türkçe oluşturma adına ‘Tünaydın’ gibi ucube kelimeler ikame edilerek Türklere de özümsettirildi.

Bugün aynı operasyon ‘Akademik Kürtçe’ adı altında Kürt diline yapılmaktadır. Allah’ın selamı yerine Dem xweş, Rojbaj gibi kelimeler ve ‘Xwede silameti bide’ yerine Kemalist Türkçe aynen tercüme edilerek Stalinist Kürtçe dile hakim kılınmaya çalışılmakta bu kapsamda ‘Derbasbuyi be’ gibi taklitçi anlamsız ucube kelimeler ikame edilmektedir. 80 yıllık Kürtçe yasağı kalkmışken, tam da dedelerimizin mezar taşını ve eserlerini okuyabilme imkanı doğmuşken bu defa da Kürt kemalistler eliyle Kürtçede harf ınkılabı bir kez daha Kürtleri tarihlerinden ve köklerinden koparmaktadır. Dildeki bu sekülerleşme İslami söylem geliştirme ve İslami referanslarla bir dil geliştirmeyi de zorlaştırmaktır.

Tüm bu bizlerden ve muhattaplarımızdan kaynaklanan sorunlara rağmen bugüne kadar en ilkeli duruşu ve en net çözüm önerisi ortaya koyanlar da islamcılar olmuştur. Sorunun çözümüne katkı yapma adına da gasp edilmiş hakların iadesinde de ve gasp edilmiş hakların iadesinin sözcülüğünde de en etkili isimler yine islamcılar olmuştur.

Bugüne kadar sol cenahtan ne sorunun çözümüne dair ağız kıvırmadan sloganların ötesine geçen net cümlelerle bir talep metni ne bir çözüm önerisi ne de sol, kemalist, liberal hükümetlerce bir katkı veya düzenleme de olmamıştır.

Refah partisi kadrolarının Merhum Erbakan başta olmak üzere bu konuya dair fikirleri, sözleri, katkıları ve ödedikleri bedel hepimizin malumudur. Bu sorunu sözde sahibi edasındaki sol partilerin kurmaya cesaret edemediği cümleler Erbakan hoca ve arkadaşları tarafından söylenmiştir.

Bu konuda yaptıkları girişimlerden dolayı aldıkları siyasi yasaklar, yargılandıkları davalar ve o dönem söylenmiş sözler bugün söyelenenlerin de ilerisindedir. Kürtlerin haklarının iade edildiği ve kürtlerin rahat bir nefes aldığı dönemler; Özal, Erbakan ve Erdoğan dönemleridir. Kürtlerin en çok baskı zulüm ve hak ihlali ile karşılaştığı dönem Kemalist, sosyalist ve liberal hükümetler dönemidir.

Konuya dair Ömer Vehbi Hatipoğlu ağabeyin son çıkan ‘İslamcıların Kürt Sorunu Algısı’ kitabına bakılırsa bu konu koronolojik olarak çok farklı isimlerin de fikirleri alınarak ele alınmış birçok eleştiri ve soru işaretine cevap hükmünde belki de bugüne kadar bu konuda yapılmış en iyi araştırma olduğu görülecektir.

 

SONUÇ OLARAK:

Her sorunun olduğu gibi Kürt sorunun da Kur’an ve Sünnet ışığında bir çözüm reçetesi vardır ve bunun dışında da kalıcı bir çözüm söz konusu değildir.

Öncelikle tüm Müslüman aydınlar nasıl ki Türklerin ümmetten koparılmasına, ırkçı ve ulusçu bir halk olmasına karşı mücadele edildiyse bugün de Kürtlerin ulusçu, milletçi ve marksist/stalinist bir çizgiye çekilerek ümmetten ve islamdan koparılmasına karşı aynı cesaretle mücadele etmelidir.

Kürtçe eğitim veya diğer dillerde eğitim konusunu konuşmayı bir müslüman olarak ayıp olarak gördüğümü, bunun anasütü gibi hak ve helal gördüğümü isfade etmek isterim. Birilerinin; ‘reel karşılığı yok, kitap yok, öğretmen yok, talep yok’ gibi sözlerine de tek kelime ile ‘SANA NE’ diyorum. Devlet acilen bu hakkın önündeki engelleri kaldırmalı ve 80 yıllık yasak yüzünden geri kalmış bu dilin hayat bulması için de gerekli tüm çalışma ve desteği vermelidir. Tabi aynı zamanda Kürtçe eğitimin de Kürtlere dayatılmasına karşıyım; Kim hangi dille eğitim görmek istiyorsa o hakkını kullanabilmelidir.

Diğer bir öncelik ise; İslam kisvesi adı altında başta DAEŞ olmak üzere vahşet dışında bişey üretmeyen cani terör örgütlerinin batıda islama karşı bir öfke, ümmetin tüm unsurlarına özellikle Kürtlere yapılan saldırıların deşifre edilmesi ve DAEŞ üzerinden Kürtlerin İslamdan ve Ümmetten soğutulup koparılması projesine karşı daha aktif ve reel çalışmalar yapılmalıdır.

Tüm Müslüman aydınlar bir araya gelerek; Özelde Türkiyedeki Kürtlerin sorunu ve genelde Irak, Suriye ve İran’da yaşayan Kürtler başta olmak üzere Ümmetin tüm unsurlarının sorunlarına dair Kur’an ve Sünnet referansında bir çözüm reçetesi hazırlayıp halka deklare etmesi ve tüm taraflara tebliğ etmesi hususunu zaruri görmekteyim.

Deklare edilen çözüm reçetesinin bu kadrolar ve reçeteyi benimseyen diğer kadrolarca da makale, konferans ve seminerlerle desteklenmesi, kamuoyu oluşturulması, insiyatif alınması, tüm siyasi partilere, STK’lara ve hatta Kandil ve İmralı’ya da tebliğ edilmesi ve taraflara çözüm için baskı yapılması elzemdir.

Selam ve dua ile…