Rojava: Kürtçe güneşin battığı yön yani ‘Batı’ demek. Batı’dan kasıt Kürdistan coğrafyasının batısıdır. Suriye iç savaşı ile aşina olduğumuz bir tanım, anlamını bilmeyenler de son iki yılda sıkça kullanır.

Orada yaşayan Kürtler, Araplar, Ermeniler, Türkmenler düne kadar birlikte yaşadığımız ancak Osmanlı İmparatorluğunun dağılmasıyla Emperyalistlerin çizdiği haritada Suriye’de kalan akrabalarımız yani kardeşlerimiz.

Kürtler bu sınırları hiçbir zaman kabul etmediler, uzun yıllar bu dikenli tellerin geçici olduğunu zamanla kalkacağını zannettiler. O nedenle Kürtler sınırın öte tarafına hiç Irak veya Suriye demediler. Hala da Türkiye’de kalan Kürtler ‘Binxet’ (Hattın aşağısı) ve Suriye ve Irak’ta kalan Kürtler de ‘Serxet’ (Hattın yukarısı) derler.

Osmanlının dağılmasından belki de en çok Kürtler etkilendi. Çünkü aynı milletin çocukları her biri başka bir devletin vatandaşı oldu ve o devletlerin ulusçu, ırkçı politikalarının zulmüne maruz kaldı. İki öz kardeşin bir anda her birinin ayrı bir devletin vatandaşı olduğunu ve ikisinin köyü arasına mayın döşenmesinin oluşturduğu travmayı takdir edersiniz. Hiç şüphe yok ki Kürtlerin de en çok zulüm göreni  ve en çok baskıya maruz kalanları da ‘Rojava’ yani Suriye tarafında kalan Kürtler oldu.

Bunun iki önemli sebebi var. Birincisi Suriye’de kalan Kürtlerin; Irak’taki Berzani hareketi gibi veya İran’daki Qadı Muhammed hareketi gibi örgütlü bir yapıları yoktu ve Türkiye’deki gibi kalabalık bir nüfusa sahip değillerdi. Türkiye’de olduğunu gibi Kürtler  Suriye’nin kurucu unsuru olarak da kabul edilmediler. Suriye’de kalan Kürtler ayrıca mensup oldukları tasavvuf erbabının hilafet seceresinin Türkiye’de kalan Kürt mutasavvuflara bağlı olması, alimlerinin de icazet seceresinin aynı şekilde olmasından dolayı hep anavatan olarak Türkiye’yi gördüler.

İkinci ve en önemli sebep ise Suriye Arap Cumhuriyeti, Baas dikatatörlüklerinin en despot olanı ve diktatörün sadece ulusçu/Irkçı değil aynı zamanda mezhepçi olmasıydı. Başlarda Irkçı Arap rejim sonra da Esad Baas diktatörlüğü Kürtlere hem Kürt oldukları için hem de ehl-i sünnet oldukları için zulümlerin en şiddetlisini ve diğer halklara uyguladığı zulmün katmerlisini uyguluyordu.

Bugün 22 milyon nüfusu olan Suriye’de 2 veya 2.5 milyon Kürdün olduğu tahmin ediliyor. Bu da nüfusun yüzde 12 ila 15’sine takabül ediyor. Tahmin ediliyor diyorum çünkü Suriye’de nüfus sayımı hiç yapılmadı ve zaten yapılsa da Kürtlerin çoğu vatandaş kabul edilmediği için belki sayıma dahil edilmedi belki de rejim bu sayıyı kamuoyu ile paylaşmadı.

Suriye’de yaşayan Kürtlerin bir iki Ezidi aşireti dışında kalanların tümü Müslüman, ehl-i sünnet ve şafii mezhebinden. Dilleri ise Kürtçenin Kurmanci lehçesi. Kürtler içinde hakim olan tarikat da Nakşibendi tarikatının Halidi kolu. En çok nam yapmış mutasavvufları da Şeyh Mahmud el Karaköylü ve Şeyh Ahmet el haznevidir.

Kürtler, Rojava bölgesi dışında kalabalık bir nüfus olarak Şam’da da Selahaddin-i Eyyubi döneminden beri (12.yy) yaşamaktadır. Kürtlerin Şam ve Halep çevresinde nüfus yoğunlu ise Osmanlı döneminde (19.yy) Hac yolunun güvenliğini sağlamak için yol boyuna Türkiye ve Irak’ta yaşayan Kürt aşiretlerinin o bölgeye göç ettirilip yerleştirilmesi ile oluşmuştur. Sınır boyunca yerleşik olan Kürtler ağırlıklı olarak Qamişlo, Amude, Tirbe Sipi, Hesike, Sere Kaniye, Kobani ve Efrin şehirleri ve çevrelerinde yaşamaktadırlar.

Şam bölgesi ve Hatay’ın güneyindeki Cebel el Ekrad (Kürd Dağı) bölgesindeki Kürtler Suriye’deki en kadim Kürt aşiretleridir. Nüsaybin’in güneyindeki Cezire bölgesindeki Kürtler ise 1925 Şeyh Said kıyamı sonrasında Anadolu’dan sürgün edilen başta Milli ve Miran aşireti mensupları olmak üzere Türkiye’den gönüllü veya zaruri olarak o bölgeye göç eden veya ettirilen Türkiye kökenli Kürtlerdir.

Fransız mandası döneminde Kürtler, Arap milliyetçiliğine karşı desteklendiği için Suriye’li Kürtler rahat yaşamaktaydı. Cumhuriyetin ilk yıllarında Türkiye’den kaçan herkes de haliyle Suriye’ye gitmekteydi. Kürtlerin rahatça yaşam sürmesinden dolayı o dönemde  Şam ve Halep’te yaşayan milliyetçi aristokrat Kürt liderlerin bağımsızlık çağrıları Rojava Kürtleri içinde bir karşılık bulmamıştır.

Suriye Kürtlerinin ilk örgütlenme faaliyeti HOYBUN (Bağımsızlık) Cemyetir. Hoybun Cemiyeti Şam ve Halep civarında yaşayan milliyetçi Kürtler ile 1925 Şeyh Said kıyamı sonrasında Şark Islahat Planı kapsamında içlerinde birçok siyasi ve dini liderin de bulunduğu Rojava’nın Cezire bölgesine yerleştirilen tahminen 25 bin Kürdün ileri gelenlerini bir araya getiren ilk örgütlenmedir.

Hoybun, 1927 Yılında Beyrut’ta; Palu’lu Şeyh Said’in çocukları, Botan emiri Bedirhan beyin torunları olan Celadet, Kamuran ve Süreyya Bedirhan, Diyarbekir’li Cemilpaşa ailesine mensup Kürt liderler ve Ermeni Taşnak Partisi üyesi Ermeni liderler tarafından kuruldu. Hoybun’un başkanlığını Vahan Papazyan yapıyordu. Hoybun Suriye’de Kürtlerin ve Ermenilerin aynı soydan gelen kardeşler olduğunu sadece dinlerinin aynı olmadığı iddiasıyla faaliyet yürütüyordu. Pazpazyan’ın başkanlığa seçilmesine itiraz eden, başkanın bir Kürt ve Müslüman olması gereğini ifade eden Şeyh Said ailesi daha sonra Bedirhaniler ve Ermeniler tarafından Hoybun’dan çıkarıldı.

Hoybun Cemiyetinin Cezire’deki faaliyetini Müslüman, Ezidi ve Hiristiyan (Süryani, Keldani) Kürt aşiretlerinin birlikte kurduğu HEVERKAN konfedarasyonun lideri meşhur Haco Ağa yürütüyordu. Haco Ağa Fransızların desteğiyle sadece Kürt aşiretleri değil Arap Tay aşiretinin de liderliğini yapmaktaydı. Arap milliyetçiliğine karşı mücadele eden Fransızların Rojava’daki askeri varlığının omurgasını da 200 süvarilik askeri gücüyle Haco Ağa oluşturmaktaydı.

Hoybun 1927-1930 yılları arasında Ağrı’da yaşanan hadiselere damgasını vursa da Rojava’da bir etkinlik gösteremedi. Geneli ehli tasavvuf olan Kürtler için de zaten Hoybun’un bir etkinlik ve karşılık bulması da beklenemezdi. Başta Hoybun olmak üzere Kürtlere liderlik yapmaya teşebbüs eden isimlerin genelinin ortak noktası; Sosyalist, seküler isimler olmasıydı.

1928’de Şam’da kurulan ‘Suriye Kurucu Meclisi’inde yer alan 5 Kürt milletvekilinin 1929 yılında yaptıkları Özerkli talebi Fransızlar tarafından: ‘Kürtlerin Alevi veya Dürziler gibi dini bir azınlık olmadıkları ve genel müslüman nüfusla aynı oldukları’ gerekçesiyle rededildi.

Kürtler siyasi statü talepleri rededilince, Kültürel taleplere yoğunlaştı ve Kürtçenin resmi dil olması ve Kürt nüfusun yoğun olduğu yerlerde Kürtçe eğitim hakkı talep etti. Fransızlar bu taleplere ‘evet’ dedi ama hayat geçmesine de müsaade etmedi.

Kürt gençleri, Hama’daki askeri okula kayıt yapmak isteyince Fransa bu talebi kabul etti, Kürt gençlerini askeri okula aldı ve daha sonra Şam’daki Arap Yüksek Öğretim okulunda Fransız askeri yetkiler için bir Kürtçe kurs açarak bunu Kürtlere ‘Kürtçe Eğitim faaliyeti’ olarak sundu…

Suriye Kürtleri ile Fransızlar arasındaki uyum 1936’da yaşanan Cezire bölgesindeki karışıklığa kadar devem etti. Hristiyanların Fransız ordusundan aldıkları güç ile Müslümanlara yaptıkları zulümler had safhaya ulaşması üzerine Araplar ve Hristiyanlar arasında başlayan olaylarda Kürtler Araplardan yana tavır aldı ve o olaylarda Haseke, Qamişlo ve Amuda’da çok sayıda Hristiyan öldürüldü. Olaylar bastırıldıktan sonra Fransız Yüksek Komiserliği Cezire bölgesinin yönetmini doğrudan Fransa’ya verdi ve Kürtler, Araplarla beraber hareket ettikleri için ağır vergilere tabi tutularak tüm yerel yönetimlerden men edildi.

İkinci Dünya savaşından sonra Fransa, Suriye’den tamamen çekilince (Bedirhan bey ailesi ve az sayıda Kürt aristokrat dışında) tüm Kürtler İngilizler tarafından kurulan milletçi Arap Hükümetini destekledi. Daha sonra Fransızlar tarafından Suriye ordusuna alınan Kürt subaylar (Her ne kadar Araplaşmış olanlar olsa da) peş peşe gelen Askeri darbelerde hep cunta içinde yer alınca Araplarda Kürtlere karşı bir nefret oluşmaya başladı. Bu durum 1954’te Şişekli’nin devrilmesiyle son hadde ulaştı ve ordudaki tüm Kürt subaylar tasfiye edildi.

Hızla artan Arap milletçiliği Suriye ile Mısır’ın ‘Birleşik Arap Cumhuriyeti’ adı altında birleşince Suriye’de Bedirhan beyin çıkardığı Hawar dergisi başta olmak üzere tüm Kürtçe neşriyat ve Eğitim faaliyetleri resmen yasaklandı.

Kürtlerin ikinci örgütlenme girişimi 1957’de Dr.Nurettin Zaza tarafından SKDP (Suriye Kürdistan Demokratik Partisi) kurularak yapıldı ama 1960 yılında kendisiyle birlikte SKDP üyesi olan 5 bin Kürt tutuklandı.

1962 yılında Suriye rejimi Kürt nüfusun artışından ve verimli tarım arazilerinin Kürtlerde olmasından rahatsız olunca sadece Cezire bölgesini kapsayan bir nüfus sayımı yaptı ve o sayımda 1950 yılından önce Suriye’ye yerleştiğini ispat edemeyen içlerinde Suriye doğumlu tanınmış subay, şair ve yazarların da olduğu tahminen 200 bin Kürdü yabancı veya kaçak göçmen (maktumim) ilan ederek vatandaşlıktan çıkardı, tüm mal varlıklarına el koydu…

Maktumimler, Suriye’nin en fakir kesimidir. Vatandaşlık, müliyet, ticaret yapma, eğitim görme hatta özgür seyahat etme hakları yoktur. Araplar bunlara fakirlikleri nedeniyle ‘Nan u Pivaz’ (Ekmek Soğan) derler. Ancak bu kesim her dönemde Suriye’de yaşayan Kürtlerin kaderini belirleyen kesim olmuştur…