Sorunun adında uzlaşamasak ta ortada bir sorun olduğu konuşunda hemfikiriz. Ancak sorunu çözmek için, çıkış sebeplerini inceleyerek adında uzlaşmak gerektiği kanaatindeyim. Bu sorunun, Sistem kaynaklı sorun olduğunu gören biri olarak; ‘’Kürt Sorunu’’ ismiyle anılan   sorunun ne olduğu, ne zaman başladığı, neden ortaya çıktığını anlamak için tarihi süreç içerisinde sorun analizinin iyi yapılması gerektiğine inanıyorum.

Son zamanlarda ortaya çıkmış Seküler ve Marksist bazı çevrelerce Kürtlere kılıç zoruyla İslamın seçtirildiği iddia edilse de; Tarihi gerçeklere göre; ismi Diyarbekir’e (Amed Diyarbekir’in İslam öncesi ismidir) verilen Bekir başta olmak üzere, bazı Kürt tüccarların, Peygamber Efendimiz (sav) hayatta iken onunla tanışıp Müslüman oldukları, Hz.Ömer (ra) döneminde ise İran ve Irak’ın fethi ile İslam Coğrafyasının kendi sınırlarına dayanmasıyla birlikte Kürtler İslam dinine savaşsız olarak akın ederek Müslüman olmuşlardır. Kürtlerin Müslüman oluşları Türklerin İslam ile tanışmalarından çok öncesine dayanmaktadır. Kürtlerin tamamen İslamlaşması ve Türklerle tanışması Abbasi Hilafetine denk gelmektedir. Kürdistan tanımı ilk olarak Abbasi döneminde kullanılmış olup; hatta Kaşgarlı Mahmud’un çizdiği haritada Azerbaycan’a bitişik olarak  bu bölgeye ‘’Arzul Ekrad’’ (Kürt Toprakları) denilmiştir.

Kürtler İslam sonrası kurdukları Eyyubiler ve Mervaniler devletinin ikisinde de Abbasi Halifesine bağlılıktan asla vazgeçmemişlerdir.  Selahaddin-i Eyyubi Kudüs’ü fethederken,  kubbenin üzerindeki haçı kırıp, yerine yeşil bir kumaş üzerine sarı bir HİLAL olan bir bayrak asmıştır. Hilal yüzyıllarca ‘’Kürt Hilal’i olarak anılmıştır. Osmanlı ve Türkiye dahil İslam devletlerinin bayraklarında bulunan Hilal o günkü bayraktan esinlenmiştir.

Türklerle Kürtlerin ilk birlikteliği; Selçuklu Hükümdarı Tuğrul Bey’in Büveyhiler’in elinde tutsak bulunan Abbasi halifesini kurtarmaya Mervani Kürt askeriyle birlikte gitmesiyle başlamıştır. İkinci birliktelik ise; Malazgirt  savaşında Mervani beyi Nizamüldevle tarafından Sultan Alparslan’ın emrine on bin civarında Kürt asker vermesiyle olmuştur.

Kürt ve Türk birlikteliğinin en önemli adımı, Yavuz Sultan Selim döneminde mezheplerinden dolayı Safeviler tarafından baskı altına alınmaları, kıyımlara tabi tutulmaları ve Safevi ordusunun  Diyarbekir’e dayanması üzerine; İdris-i Bitlisi önderliğinde 25 Kürt Beyinin toplanıp  (Erdelan Beyi; Halit Bey ve çocukları hariç) 24 Kürt Beyinin Osmanlı’ya bağlılığını bildirmesi ile olmuştur. Yavuz Sultan ile İdris-i Bitlisi arasındaki bu anlaşmayla Kürtler  Osmanlı topraklarına dahil olmuş, Safevi zulmünden kurtulmuş ve Kürtlere Osmanlı tarafından “Özerklik” tarzında resmi bir statü verilmiştir.

Tanzimata kadar sorunsuz devam eden bu birliktelik; Osmanlıda Batılılaşma ve Milliyetçilik  fikirleri başlayınca Kürt Beylerinden de itirazlar başlamıştır. Tam da bu esnada Medrese ve Tekkeyi bir elden yürütme geleneği ile Mevlana Halid-i Bağdadi (Mevlana Halid-i Kurdi) öncülüğünde Kürtler içinde hızla yayılan Nakşibendi Tarikatı, Kürtlerin Hilafete olan bağlılık ve sadakatini pekiştirmiştir. Böylece Kürt Beylerinin bu itirazları da genele yayılmamış, lokal sorun olarak kalmıştır. Sultan Abdulhamid’in tahttan indirilmesi ve İttihat Terakkinin yönetimde etkin olmasıyla baskılar artmış, bu baskılara Kürtlerden de itirazlar  başlamıştır. Jön Türklerin başlattığı Pan Türkizm, Hamidiye Alayları marifetiyle Kürt Mutasavvuflarını etkisizleştirince, Kürtlerin içinden de Ulusçular türemiştir. Osmanlı Ordusunda da görev yapan Şerif paşa başkanlığındaki heyet Sevr Anlaşması ile bir Kürt Devleti için Avrupa’daki lobi çalışması her ne kadar Avrupa’lı muhattapları tarafından destek görse de Kürtler içerisinde destek görmemiştir. Kürt Alimleri ve Beyleri Avrupa’yı telgraf yağmuruna tutmuş, Türklerle ayrılmayı şiddetli bir şekilde reddetmiştir. Kürt Beylerinin ortak imzasıyla Türklerden ayrılmayı reddeden deklarasyonun yayınlandığı zaman da; Dönemin Vakit gazetesinde de Bediüzzaman Said-i Nursi, Ahmet Arif ve Mehmet Sıddık gibi isimler, yayınladıkları ortak yazıyla, Türklerin ve Kürtlerin birlikte maruz kaldıkları Rus ve Ermeni terörüne atıfta bulunarak, Şerif Paşa”yı şiddetle kınamışlardır.

Milli Mücadeleye de sonuna kadar destek veren Kürtler, Hilafetin devamı için her türlü mücadeleden geri durmamışlardır. Sevr’de olduğu gibi Lozan’da da birlikte yaşama iradelerini ortaya koyan Kürtlerin Temsilcileri; ‘’Ankara Hükümeti hem Türklerin hem de Kürtlerin hükümetidir” diyerek ayrılmaya karşı çıkmışlardır. Mustafa Kemal TBMM’de yaptığı konuşmada: ‘’Siz sadece Türkler, sadece Kürtler, sadece Araplar değilsiniz. Siz hep birlikte Anasır-ı İslamsınız’’ diyordu. Osmanlı bakiyesi üzerine kurulmuş Türkiye Cumhuriyeti Devleti Türkler ve onlarla birlikte yaşama iradesi ortaya koymuş Kürtler için yeni bir başlangıç olmuşken 1924 Anayasası bir kabus gibi üzerlerine çöküyordu.

Osmanlı’nın Avrupa’ya bilim öğrenmeleri için gönderdiği -ancak sadece dans edip şarap içmeyi öğrenmiş- kişiler, çağdaşlaşmayı Batının giyimini şeklen taklitte gören ve 19.yy akıl tutulması olan Ulusçuluk hastalığına yakalanmış (Kabe’deki Arapça levhaları söküp yerine Türkçe levha astıran) İttihat ve Terakki mensubu Jön Türkler, sözüm ona çağdaşlığı,  sekülerliği dinsizlik dozunda  millete silah zoru ile dayatmak için; Kürdü Türkleştirmek, Dindarı ehlileştirmek, Aleviyi Sünnileştirmek ana esasları ile Ulusçu, İnkarcı, Asimilasyoncu ve Tekçi bir Devlet kurmaya çalışmıştır.  Kurulan devlet ‘’Kemalist Türk’’ isimli bir Özde Vatandaş tanımı yapmış (Türk, Müslüman ama seküler, sünni ama sözüm ona çağdaş) bu kalıba uymayan herkes Sözde Vatandaş olarak tanımlanmıştır. Dindarlara (Türk-Kürt): İRTİCACI-YOBAZ, Alevilere: ÇAPULCU-CAHİL, Kürtlere: BÖLÜCÜ-İNGİLİZ İŞBİRLİKÇİSİ yaftası vurulmuş ve İstiklal mahkemelerindeki Üç Ali’ye İDAM için teslim edilmiştir.

Anadolu’nun tümünde; Hilafetin kaldırılması, Tevhidi Tedrisat, Harf Devrimi ve Şapka kanunu zulümlerinin başlamasıyla en yüksek sesli itirazlar başta Şeyh Said Kıyamı (ki bugün birilerinin namı hesaplarında zikrettiklerinin aksine asla Kürtlük içermeyen Hilafet ve Şeriat’ın devamı için başlayan bir başkaldırıdır) olmak üzere Kürtlerden çıkmıştır. İslamdan uzaklaştırılmaya çalışılan Kürtler ve Türkler harf inkılabı zulmü ile bir anda cahil kalmış, Tekkelerin ve Medreselerin kapatılması ile din eğitiminin engellenmesi yetmiyormuş gibi Camiler ahıra çevrilmiş, Ezan Türkçeleştirilmiş, Kürt ve Türk alimler ipe çekilmiş, zorunlu iskana tabi tutulmuş, kamplarda zulümlere maruz kalmıştır. Yüzyıllardır aynı kaderi yaşayan Türkler ve Kürtler; Dedelerinin Mezar taşını okuyamayan  iki mazlum millet olarak bir daha kaderlerini ortaklaştırmıştır.

Türkler ve Kürtlerin çok partili sisteme geçişten sonra da; Kemalist ulusçu unsurların,  Kürtlerin Asimilasyonunu öngören düzenlemeleri benimseyip devam etmesiyle artık bu GÖNÜL BAĞI anlamını kısmen yitirmiştir.

Ümmet eksenli bir çözüm isteyen Kürtlerin Türklerle birlikte yaşamak için en çok ümitlendiği ve %85 oranında destek verdiği Refah Partisi de bazı güçlerin operasyonuyla MÇP ile ittifak kurunca hayalleri yıkılmış, eş zamanlı olarak derin yapılarca henüz Anayasal Teşkilatlanmasını tamamlayamamış HADEP, SHP ile ittifak kurdurularak seçime sokulmuştur. Bu ittifak Kürtleri Müslüman Türklerden uzaklaştırarak PKK’nin kucağına itmiştir.

Devlet’in derin aklı Kürtlerin dindar olma olasılığına karşı Marksist PKK’yi güçlendirmiştir. 28 Şubat sürecinde ‘’İrtica-i faaliyetler Bölücü faaliyetlerden daha zararlıdır’’ demeleri bu savı güçlendirmektedir.

Bu sorunun çözümünü dindar Türklerle beraber Devletin sistemini dönüştürmekte ve İslam kardeşliği temelinde birlikte yaşamakta gören Kürtler Devlet’in derin aklı olan İP-Perinçek, Ergenekon ve PKK’nin bölgede paralellik gösteren uygulamaları ile zayıfladıkça PKK tek amaçları İslam’dan uzak seküler Kürtler devşirmek olan PKK ve diğer yapılar güçleniyordu. Diyarbakır Cezaevi işkenceleri ile PKK’nin kurucu kadrosunun oluşmasına sebep olan Devlet OHAL uygulaması ile PKK’yi beslemeye ve güçlendirmeye devam ediyordu. PKK’nin Kürt ve Kürdistan propagandası ile eleman toplama çabasına Devletin bölgedeki yetkilileri OHAL zırhı ile millete yönelik hakaret ve baskıları ile adeta çanak tutuyordu.

Devlet milleti yasak ve baskılarla bıktırdıkça PKK halk içinde karşılık buluyor, PKK’ye silah korkusundan para ve yemek veren Kürtler bir PKK militanının yakalanıp veya teslim olup çarşaf çarşaf liste vermesiyle insanlar ‘’Terör Örgütüne yardım ve Yataklık yapmak’’ iddiasıyla toplanıyor, İşkencelerden geçiriliyor, DGM’lerde uzun uzun yargılanıp PKK’nin adeta eleman yetiştiren PKK’nin cezaevlerindeki okullarına  teslim ediliyor, görüşmeye gelen ailelerine türlü zulümler yapılarak zorla PKK’nin safına itiliyordu.

Millet bir yandan devletin ve PKK’nin baskı ve zulümlerinden batıya göç ediyor, bir yandan da Devlet korucu olmayan köyleri yakıp yıkıp göçe zorlarken, PKK korucu olan köylere aynı işlemi yapıyordu. Devlet Kürtlere ‘’Bölücü, Terörist’’ diye yaftalarken, PKK de kendinden olmayan Kürtlere ‘’Devlet Kürdü, Satılmış Kürt, Kansız Kürt’’ yaftasını vuruyordu.

İki tarafta amacına ulaşıyor Derin Devlet Türklerin her görüşten olanını PKK’ye ve Kürtlere karşı  kendi safında sıklaştırırken diğer taraftan Şehirlerde İslam’dan uzaklaşmış, Türklerle İslam kardeşliğinde buluşamayacak, varlıktan yokluğa düşmüş, adi suça bulaşan ve madde bağımlısı gençler yaratıyor, bunların PKK’nin en kolay kazanacağı eleman olacağını hiç düşünmüyordu. PKK gücünü artırıyor Dindar Kürtlerin İslam ve İslam Kardeşliği temelinde bir çözümden bahsetmesine fırsat vermiyor ve İslamcı Türklerin ağzından çıkan kelimeleri cımbızla seçip propaganda malzemesi olarak kullanıyor İslam Kardeşliği tezini tartışılabilir olmaktan bile  çıkarıyordu.

PKK, Ulusçu Kürtler devşiriyor, Atatürk’ün Türkleri (Sözde) millet yapmak için yaptıklarını iştahlı ve övgüyle anlatıyor Kürtlerinin var olmasının tek çaresini Öcalan’da olduğunun propagandasını yapıyor, Kemalistlerin tamamlayamadığı  Kürtlerin Sekülerleştirilmesini hızla kemale erdiriyordu.

Siyaset sahnesinde PKK ve siyasi temsilcileri tüm Kürtlerin temsilcisi edasıyla Devlet’ten talepte bulunmalarına,  Devlet; ‘’hayır siz tüm Kürtlerin Temsilcisi olamazsınız Kürtler bizim kardeşimiz ama PKK terör örgütüdür’’ diyor ANCAK  Kürtlerin halk olmaktan ve Allah’ın ayeti olan başka bir dili konuşmaktan doğan haklarının iadesini PKK’nin silah bırakma veya Ateşkes ilanı karşılığında pazarlık konusu yaparak bir daha Kürtlere adeta ‘’sizin PKK’yi benim karşımda güçlendirmekten başka çareniz yok’’ diyordu.  ‘’Her eve bir cenaze’’ projesi ile bu kirli savaşın Türk ve Kürt halkı arasında bir kan davasına dönüşmesi için Dünya egemenlerinin de katkısıyla Türklerin elitleri savaş çığırkanlığı yaparken tabutlar hep penceresi olmayan fakirhanelere geliyordu. Bu durum Kürt tarafında da değişmiyor ‘’Herne wan’’ (Saldırın) diyenler oturuyor fakirlerin çocukları ölüyordu.

Ak Parti hükümetinin Asimilasyon politikalarına son vermesi, OHAL’i kaldırması, Bölgede köklü yönetim değişikliklerine gitmesiyle PKK bölgeden dağa eleman kazandırmakta zorlanınca, Batı illerinde yaşayan ve bazı marjinal Türk gruplarınca tahrik edilip ötekileştirilen Kürtler içinde ağırlıklı bir çalışma yaparak eleman ihtiyacını karşılıyordu.

Türkçülük, Tekçilik ve Ulusçuluktan en çok çeken Kürtlere, bu sefer de; Kürtçülük, Tekçilik ve ulusçuluk başlığı ile çözüm reçetesi sunanlar bu ideolojik fantazilerini gerçekleştirmek için Kürt gençlerini ölüme göndermekten geri durmuyordu, tıpkı Savaş helikopteri ile pikniğe gidip fukara Türkleri ölüme gönderenler gibi… Ergenekon ve çetelere yapılan operasyonlarla eli güçlenen Hükümetin başlattığı Barış süreci ile kısır döngü kırılıyor, oyun bozuluyordu. Öcalan’ın Newroz mektubunda İslam kardeşliğinden, Peygamber öğretilerinden, Misak-ı Milli vurgusundan, Silahsızlanmadan bahsetmesi be birlikte Eşit Yurttaşlar olarak yaşama iradesini ortaya koymasıyla çözüme çok yaklaşıldığı söylenebilir. Bu aşamadan sonra:

TÜRKLER; Tarihlerindeki başarıları ve İslam bayraktarlığı yapmalarına kapı açan Malazgirt Zaferini, Safevileri yenip İslam Coğrafyasının tümüne hakim olmalarını, Milli Mücadelede başarı sağlamalarının tümünde Kürtler ile beraber olduklarını UNUTMAMALI, bugün tüm dünya mazlumlarına yeniden umut olmak çare olmanın da yeniden Kürtlerle kardeş olmalarından geçtiğini iyi bilmeleri Tüm mazlum milletler için bu büyük umudu heba etmemek fırsatı kaçırmamak için daha cesur adımlar için Hükümetin elini güçlendirmeli Barışa katkı sağlamalıdır. Türklerin İslami STK’ları kendi bölgelerine göç eden Kürtler ile kardeşliği yeniden tesis edip gönül bağını güçlendirmek için etkinlikler yapmalıdır.

KÜRTLER; Dörde bölünmüş coğrafyalarında modası geçmiş ve anlamını yitirmiş ULUSÇULUK yaparak, Türk Kemalizmi taklitçiliği ve refleksleri ile İç Düşman- Dış Düşman diyerek, İçlerinde Devletçi Kürt, Hain Kürt, Kansız Kürt, Satılmış Kürd diye halkını yaftalıyarak dışarda Farsları, Türkleri ve Arapları kendilerine düşman ederek, dört devleti bölmekte tehdit etme yerine Selahaddin-i Eyyubi ruhu ile Onurlu bir Eşitlik çatısı altında ÜMMET diyerek bu Medeniyetin Adalet kubbesini bir daha tüm insanlığın üzerine yüksetmek bu İslam unsuru milletleri birleştirmek için öncü olmalıdır. Unutulmaması gereken hususlar;

1-30 yıldır süren Devlet-PKK savaşının tarafları Kürtler ve Türkler değil, Kemalist sistem ve PKK’dir.

2-Kürtçe Eğitim ülkeyi böler diyenler; Selçuklu Nazimiye Medreselerinin devamı olan Siirt’li Allame Molla Halil’in müçtehidi olduğu Kürdistan Medreselerinde yüzyıllardır Kürtçe Eğitim yapılmakta ve şimdiye kadar bu okullardan bir tek BÖLÜCÜ çıkmadığıdır.

3-Kürtçe Eğitim için mücadele ettiğini iddia eden PKK ve BDP’nin bugüne kadar Kürtçe Eğitim yapan Medreselere hiç değinmedikleri, yok sayıldığı ve aynen Kemalistlerde olduğu gibi bu kurumları Laikliğe karşı görmesi. Ayrıca Kürt Ulusçusu olan ve Dil birliğinden bahseden kesimin Irak, İran ve Suriye’deki Kürtler İslam Alfabesi (Arap Alfabesi) kullanıyorken ve tüm Kürtçe eserler bu alfabe ile yazılmışken dil birliğini bozup bu bölgedeki Kürtlere Latin Alfabesini dayatması manidarlığıdır.

4-Türkler PKK’nin bir bölücü örgüt olmadığı İdeolojik bir örgüt olduğu ve ana hedefinin kendi Kürtlerini oluşturmak olduğunu bilmeli BÖLÜNME paranoyasından kurtulmalıdır.

5-Barış için ön şartın UNUTMA nimetinden faydalanmak olduğunu, geçmişi birbirimizin gözüne sokarak bir yere varılamayacağıdır.

Selam ve dua ile…